Eğitim-İş, domuz bağlarıyla insanlarımızı katleden Hizbullah terör örgütü uzantılı HÜDA-PAR gibi partilerin eğitim kurumlarımızda faaliyet yürütmesine izin vermeyecektir. Sendikamızın yapmak istediği Mobbing ve Mobbingle Mücadele, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü gibi söyleşileri uygun görmeyip, yer vermeyen İKÇÜ Rektörlüğü, sahnede Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağının ve Mustafa Kemal Atatürk’ün posterinin asılı olduğu bir sahnede HÜDA-PAR bayrağının açılmasına göz yummuştur. Bayrağın açıldığı sırada sahneye Halisdemir Meclis Simülasyonu yansıtıldığı görünmektedir. Seçme ve seçilme hakkına müdahale edilen şu günlerde tam da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ndan hemen önce bir tarihte bir yükseköğretim kurumunda, çocuklarımızın katıldığı, Meclis’in konu edildiği bir etkinlikte HÜDA-PAR’ın bayrağının açılması kabul edilemez. Sorumlular hakkında derhal soruşturma başlatılmalıdır. Eğitim-İş, domuz bağlarıyla insanlarımızı katleden Hizbullah terör örgütü uzantılı HÜDA-PAR gibi partilerin eğitim kurumlarımızda faaliyet yürütmesine izin vermeyecektir. Eğitim ve bilim emekçilerinin hakkını savunan sendikamız gericiliğe pabuç bırakmayacak, cumhuriyet ve laiklik mücadelesini sürdürecektir.
İŞ BIRAKTIK! YOKSULLUĞA KARŞI ve iNSANCA YAŞAM TALEBiYLE MEYDANLARDAYIZ!
Eğitim-İş olarak; konfederasyonumuz Birleşik Kamu-İş’e bağlı sendikalarımızla birlikte, AKP iktidarının emekçiyi yoksullaştıran, sermayeyi koruyan ekonomi politikalarına karşı; insanca yaşam, adil ücret ve hakça paylaşım talebiyle üretimden gelen gücümüzü kullanarak 81 ilde iş bıraktık, Türkiye’nin dört bir yanında meydanlara çıktık.
Ankara’da, Konfederasyonumuz Birleşik Kamu-İş ile birlikte TBMM Dikmen Kapısı’ndan gerçekleştirmek istediğimiz basın açıklaması güvenlik güçlerince engellendi; polis müdahalesi sırasında Olgunlar Caddesi’nde bir arbede yaşandı.
Genel Başkanımız Kadem Özbay, Genel Sekreterimiz Seher Ergin, Genel Mali Sekreterimiz Doğan Dağdelen, Genel Örgütlenme Sekreterimiz Bülent Metin, Genel Özlük-Hukuk ve TİS Sekreterimiz Yeliz Toy ve Genel Eğitim Sekreterimiz Veli Fırat Şimşek’in katıldığı eylemde Konfederasyonumuz Birleşik Kamu-İş Genel Başkanı Orhan Yıldırım’ın yaptığı açıklamanın tam metni:
“Sevgili arkadaşlar, bugün yandaş televizyonlarda “iş bıraktılar, mağduriyet yarattılar” haberleri yapılacak. Hükümet yandaşı kalemler -hep alışık olduğumuz gibi- bizi hedef gösterip “nankörlükle”, “vefasızlıkla” suçlayacak.
Peki gerçek ne? Bugün Türkiye’nin en büyük üçüncü memur konfederasyonu Birleşik Kamu-iş olarak neden işyerlerimizde değil meydanlardayız? Söyleyelim: asıl nankörlük, asıl vefasızlık biz kamu emekçilerine yapıldığı için. Adına Toplu Sözleşme dedikleri rezil tiyatroda emeğimizin hakkını gasp edenler, şimdi biz emekçilerin durumunu gözetmeden bütçe yaptıkları için.
Nasıl bir yoksulluk sarmalına atıldığımızı, göz göre göre nasıl nefes alamaz hale getirildiğimizi doğruca anlatabilmek için yakın geçmişe bir bakalım:
Halk olarak içine düştüğümüz ağır ekonomik krizin karanlık tohumları yıllar yıllar önce, aynı iktidar tarafından atıldı. Özelleştirme eliyle Cumhuriyet yadigarı olan fabrikalar satıldı, yandaş iş insanlarına alan açıldı, ülkemiz üretmeden tüketen bir ülke haline getirildi. “Dolarla mı maaş alıyorsunuz, size ne dolardan” denirken ülkede tuvalet kağıdı almak için bile dolar kuru takip edilir hale geldi. Üstüne bir de “faiz sebep, enflasyon sonuç” gibi, kabul gören tüm ekonomi doktrinleriyle çelişen bir zihniyette yıllardır sürdürülen ısrar, ülkede yoksulun daha yoksul zenginin daha zengin olduğu, ekonominin orta direği denen orta sınıfın yok olduğu bu karanlık ekonomik iklimi getirdi.
Ülkede asgari ücret genel ücret haline getirildi, asgari ücret ve onun sadece biraz üstü maaş alanlar kayıtlı istihdamın yüzde 70’ine ulaştı. Yani ülkenin çalışan, üreten yurttaşları, en çok vergiyi verip asgari, yani en az ücreti alır hale geldi. Türk İşçi Sınıfı, tarihinin en emek körü yönetim anlayışının elinde günden güne daha da yoksullaştı ve bundan kamu emekçisi de payını çok ağır biçimde aldı.
Bu yıl yetkili konfederasyon olarak bizim de oturduğumuz Toplu Sözleşme masasında ortadaki ağır tabloyla zerre uyuşmayan, adeta hakaret niteliğindeki zam tekliflerini ifşa etmiştik. Diğer konfederasyonlara “yapısı belli ve hükümetin noteri gibi çalışan hakem heyetine gidip bu hakaret zamlarını meşrulaştırmayın” demiştik. Sonuçta ne yazık ki dediğimiz gibi oldu. Herkesin durduğu yeri de, hakem heyetinin adına “zam” dediği o utanç rakamlarını da tarih yazdı. Eylemler yaptık, masadaki her rezilliği ifşa ettik. O masada verilmeyen ancak ufak kanun değişiklikleriyle kamu emekçisine sağlanabilecek birçok hak için raporlar hazırladık, Meclis’te grubu bulunan tüm siyasi partilere bu çalışmalarımızı sunup “Sadece basit kanun değişiklikleriyle kamu emekçisinin içine düştüğü bu darboğazı biraz olsun rahatlatabilirsiniz” dedik.
Düzenli olarak, TÜİK’in hayal aleminden bildirdiği rakamların aksine çalışmalar yaparak açlık ve yoksulluk sınırının ulaştığı boyutu ortaya koyduk. Bu gerçekleri yetkililere duyurmaya çalıştık.
Bakın Konfederasyonumuzun Ar-Ge birimi KAMU-AR’a göre Kasım 2025 itibarıyla açlık sınırı 30 bin 327 lira, yoksulluk sınırı ise 93 bin 697 lira düzeyinde. Bu ne demek? Bu kamu emekçilerinin ezici bir çoğunluğunun yoksulluk sınırının çok çok altında yaşadığı ve alım gücünün günden güne erimesi nedeniyle açlık sınırına her gün biraz daha yaklaştığı görülüyor demek. Bu gelen daha da rezil ve sefil günlerin ayak sesleri demek. Birileri kendi yarattığı krizin faturasını utanmadan emekçilere ödetmeye çalışıyor demek.
Toplu sözleşme masasında memurun haline kulak vermediler, asgari ücretin belirleneceği masada işçi bile yok, şimdi de halktan alınan vergilerle oluşan bütçeyi, biz emekçileri, halkı görmezden gelerek şekillendiriyorlar. Bu pişkinliğe artık yeter diyoruz!
Bakın üst düzey kamu yöneticilerine bir seyyanen zam gevelediler. Ağır tepki verdik, her yerde bunun nasıl bir rezillik ve adaletsizlik olduğunu anlattık. Bir iyileştirme yapılacaksa bunun tüm kamu emekçilerini kapsaması gerektiğini, aksi bir durumun kamu çalışma yaşamındaki gelir adaletsizliğini daha da büyüteceğini, bunu asla kabul etmeyeceğimizi söyledik. Sonrasına hemen geri adım attılar. Oysa söz konusu iyileştirmeyi tüm kamu emekçilerine yaymak, bir kez olsun emekten yana tavır göstermek de mümkündü.
Şimdi bütçe hazırlanırken de aynı emek düşmanlığını görüyoruz.
Bütçe’de hak yok, halk yok, işçi sınıfı yok, matematik yok, vicdan yok… Sermaye var, yandaşların çıkarları var, zenginin ağzına çalınan parmak parmak ballar var.
Bütçenin yükü dolaylı vergilerle zaten yoksulluktan beli bükülmüş emekçi ve açlık sınırının bile altına atılmış emeklilerin sırtına bindirilirken kamu kaynakları sermaye gruplarına aktarılıyor. Sosyal devlet ilkesi görmezden gelinerek hazırlanan bütçede, halkın refahını gözeten en ufak bir hamle yok.
En zenginlerin sırtı kamu teşvikleri ve vergi sıfırlamalarıyla sıvazlanırken, bu bütçeye göre halk yine en çok vergiyi ödeyip yine en az hizmeti alacak.
Oysa halkın vergileri şirketlerin kâr hanesine değil, yurttaşların ihtiyaçlarına ayrılmalıdır.
Bütçe, halkın ortak kaynağıdır. Bu kaynaktan en büyük pay emekçiler, emekliler, gençler ve engelliler başta olmak üzere yoksul halkımızın tamamına ayrılmalıdır. Bütçe, ekonomi gemisinin rotasıdır; rotası adil ve bilimsel şekilde belirlenmeyen bu geminin daha da derin ekonomik krizlerin kıyısına vuracağı ne yazık ki gün gibi ortadadır.
Biz emekçiler olarak bu olmasın diyoruz!
Artık yeter, yaşayamıyoruz diyoruz!
Sorumlusu olmadığımız bu krizin faturasını ödemeyi reddediyoruz!
İnsanca çalışma şartları ve insanlık onuruna yaraşır ücretler istiyoruz ve alacağız!
Yoksulluk sınırının üstünde maaş İSTİYORUZ!
Sadece ayrıcalıklı bir zümre için zikredilip sonra geri çekilen seyyanen zammın emekçi ve emeklilerin tamamına verilmesini İSTİYORUZ!
Yan ödemelerin tamamının emekli aylıklarına yansıtılmasını İSTİYORUZ!
Gelir vergisinin %15’e sabitlenmesini İSTİYORUZ!
Enflasyon farkının aylık olarak ödenmesini İSTİYORUZ!
Yılda 4 ikramiye İSTİYORUZ!
Kira yardımı İSTİYORUZ!
Kamu emekçisinin umudu olan Birleşik Kamu-İş olarak altını çiziyoruz: Bu iş bırakma eylemimiz bir uyarıdır. Kamu emekçisi, gasp edilen hakları teslim edilmedikçe üretimden gelen gücünü kullanmayı da demokratik hakları çerçevesinde mücadele etmeyi de sürdürecektir.
Nasıl belirlendiği belli olmayan yalancı enflasyon rakamlarını, ekonomik krizin faturasının önümüze koyulmasını, milli gelirden almamız gereken payın gasp edilmesini kabul etmiyoruz!
Bugün üniversitelerimiz, Cumhuriyet tarihinin en ağır kuşatması altındadır. AKP iktidarı; yükseköğretimi, akademik özgürlüğü, bilimsel liyakati, düşünce özgürlüğünü ve gençliğin geleceğini gasp etmektedir. Üniversitelerimizi rant yuvalarına, apartman dairelerine sıkıştırılmış ticarethanelere dönüştüren bu düzen, gençliği geleceksiz bırakmaktadır.
Ve biz Eğitim-İş olarak diyoruz ki: Bu karanlığa teslim olmayacağız!
Özgür Özerk Demokratik Üniversite
Türkiye’de üniversiteye girmek bir umut, üniversitede okumak ise artık büyük bir lüks haline gelmiştir. Yüksek enflasyon, ekonomik kriz ve iktidarın yanlış politikaları yüzünden milyonlarca gencimiz üniversite eğitimine ya hiç başlayamamakta ya da eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalmaktadır.
-TÜİK verilerine göre 2024 yılında 383 bin öğrenci ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle üniversiteyi terk etmiştir.
-EUROSTAT (Avrupa İstatistik Ofisi) verilerine göre Türkiye, Avrupa’da eğitimi yarıda bırakan gençlerin oranının en yüksek olduğu ülkedir (%18,7).
Üniversiteye girmeyi başaran milyonlarca gencimiz ise barınma, beslenme ve ulaşım masrafları altında ezilmektedir.
Parasız Eğitim Parasız Sağlık
KYK yurtları yetersizdir: 4 milyondan fazla öğrencinin sadece 1 milyona yakını KYK yurtlarında kalabilmektedir. Yani her 4 öğrenciden yalnızca 1’i barınma hakkına erişebilmektedir.
İstanbul’da durum daha vahimdir: 917 bin öğrenciden yalnızca %6,3’ü KYK yurtlarında kalabilmektedir.
Geri kalan öğrenciler ya fahiş kira fiyatlarına mahkûm edilmekte ya da özel yurtlara yönelmek zorunda bırakılmaktadır.
Üstelik barınma sorununu çözmek yerine, KYK yurtlarında odalara ekstra yataklar koyularak öğrencilerin insanca yaşam hakkı gasp edilmektedir. Zaten kalabalık olan 4-6 kişilik odalar, bu uygulama ile adeta koğuşlara dönüştürülmüştür. Bu durum öğrencilerin sağlığını, güvenliğini, ders çalışma ortamını ve özel yaşam hakkını doğrudan ihlal etmektedir.
Üniversite öğrencisi olmak artık ailelerin boyunu aşan maliyetler demektir.
Ankara, İstanbul ve İzmir’de:
Özel yurtta kalan bir öğrencinin açılış maliyeti 90 – 92 bin TL, aylık sabit gideri en az 48 – 58 bin TL’dir.
Ev kiralayan bir öğrencinin açılış maliyeti 105 bin TL’nin üzerinde, aylık sabit gideri ise 47 bin TL civarındadır.
Bu rakamlar, asgari ücretin iki katından fazla aylık masraf demektir.
Bir öğrencinin ayakta kalabilmesi için sadece yemek masrafı 12 bin TL’yi bulurken, basit sosyal ihtiyaçlar bile (bir kahve içmek, sinemaya gitmek) öğrenciler için ulaşılamaz hale gelmiştir.
OECD raporuna göre Türkiye, üniversite okumanın net getirisi bakımından sondan ikinci sıradadır. Yani üniversite bitirilse bile karşılığı düşük ücretli işsizliktir. EUROSTAT verilerine göre Türkiye, Avrupa’da üniversite mezunlarının en düşük gelire sahip olduğu ülkedir. Üniversite mezunları işsiz kalmakta, iş bulanlar ise açlık sınırında maaşlarla yaşamaya mahkum edilmektedir.
Sömürüye Boyun Eğmeyeceğiz!
Gençlerimiz “üniversite okusam da işsiz kalacağım” düşüncesine sürüklenmiştir. İşte bu tablo, AKP’nin üniversite politikalarının iflas ettiğinin kanıtıdır.
YÖK 12 EYLÜL’ÜN MİRASI, AKP’NİN SOPASI
12 Eylül darbesinin ürünü olan YÖK, bugün AKP eliyle üniversitelerin boğazına geçirilmiş bir pranga haline gelmiştir. Avrupa Üniversiteler Birliği’nin raporuna göre Türkiye, akademik özerklik açısından 35 ülke arasında sonuncudur!
Rektör atamaları Cumhurbaşkanı’nın iki dudağı arasına bırakılmış, Anayasa Mahkemesi kararları hiçe sayılmış, 56 üniversiteye anayasaya aykırı biçimde rektör atanmıştır. Bu, sadece bir anayasa ihlali değil, üniversitelerimizin özerkliğine doğrudan müdahaledir.
Bilimsel liyakat çöpe atılmış, akademik kadrolar siyasi sadakat üzerinden şekillendirilmiştir. 2016’da URAP sıralamasında ilk 1000’de 18 üniversitemiz varken, 2025’te bu sayı 10’a düşmüştür.
BÜTÇE VAR, ANCAK ÜNİVERSİTELERE YOK!
2025 bütçesinde devlet üniversitelerine 487 milyar TL ayrılmışken , 141 üniversiteye , Diyanet İşleri Başkanlığı’na 130 milyar TL ayrılmıştır. Üniversitelerimiz laboratuvar, kütüphane, yurt ve derslik açısından yetersiz bırakılırken; ülke bilime değil, itaate yatırım yapmaktadır.
Üniversitelerdeki idari ve teknik personel görmezden gelinmekte, ağır biçimde ayrımcı uygulamalara maruz kalmaktadır. Görevde Yükselme ve Unvan değişikliği sınavının merkezi olarak her yıl açılmaması ve mülakat uygulamaları haksızlıklara yol açmaktadır. Bu sınavlar her yıl en az iki kez yapılmalı ve atamalar bu sınav sonuçlarına göre gerçekleştirilmelidir. Ayrıca bu sınavlar, sadece şef ve şube müdürlüğü gibi kadroları değil, fakülte/enstitü/yüksekokul sekreteri ve daire başkanı gibi kadroları da kapsamalıdır. İdari personelin çalışma ortamları fiziki olarak yetersizdir. Döner sermaye payları adil bir şekilde dağıtılmamaktadır.
Eğitim-İş olarak uyarıyoruz:
Üniversitelerimizi karanlığa teslim etmeyeceğiz.
12 Eylül’ün mirası YÖK kaldırılmalı, üniversiteler demokratik ve özerk bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Akademisyenler üzerindeki baskılar son bulmalı, öğrencilerin demokratik hakları güvence altına alınmalıdır. Akademisyenlerin ülkeyi terk etmelerinin önüne geçilmelidir.
İdari personele tayin ve üniversite tazminat hakkı verilmelidir. Kamuda en mahrum olan Üniversite idari personeli yoksulluktan kurtarılmalıdır.
Üniversitelerde iş barışını bozan ücret adaletsizliği giderilmelidir.
Kamu personelin tamamına 3600 ek gösterge hakkı verilmelidir.
Saraya Değil Personele Bütçe
Üniversiteye ayrılan bütçe artırılmalı, öğrencilerin barınma ve beslenme sorunu çözülmelidir.
Akademik ve idari personelin maaş, hak ve çalışma koşulları insanca yaşama uygun hale getirilmelidir.
Rektörler seçimle gelmelidir.
Kayyum Rektörler İstemiyoruz!
AKP’nin politikaları üniversitelerimizi çürütse de biz biliyoruz: Bilim susmaz, gençlik teslim alınamaz!
Eğitim-İş olarak, üniversitelerimizi rantın, gericiliğin ve siyasi baskının elinden kurtarmak için mücadeleyi sürdüreceğiz.
Özgür, Laik , Demokratik Üniversite!
Ege Üniversitesi’nde öğrenim gören gençlerimiz bu ülkenin geleceğidir. Asla düşman muamelesi görmeyi hak etmezler. Üniversiteler bilim ve özgür düşüncenin yuvalarıdır. Ancak ne yazık ki dışarıdan gelen grupların kampüs içinde stant açmak isteyen öğrencilere müdahale bulunması kabul edilemez. Üniversite yönetiminin bu konuda derhal açıklama yapmasını talep ediyoruz.
Tüm farklı düşünen öğrencilerin anayasal hakları olan stant açma ve protesto faaliyetleri engellenmekte, polisin kampüs içindeki aşırı müdahalesi sonucu çok sayıda öğrenci fiziksel şiddete maruz kalmakta ve gözaltına alınmaktadır. Bu uygulamaların hukuka ve insan haklarına aykırıdır.
Üniversiteler, öğrencilerin özgürce bilim üretip demokratik ortamda bir araya gelebildiği yerler olmalıdır. Artan yemek ücretleri başta olmak üzere öğrencilerin meşru taleplerinin dikkate alınması, yasak ve baskıların son bulması gerekmektedir. Kampüs içinde gereksiz çevik kuvvet varlığı sona erdirilmeli, kapatılan stantlar yeniden açılmalı ve üniversiteler siyasal baskılardan arınmış, özerk yapısına kavuşmalıdır.
Eğitim-İş olarak öğrencilerimizin yanında olduğumuzu, bu baskı ve şiddete karşı mücadele edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.
Üniversitelerimizi kurtarmak için hep birlikte mücadeleye devam edeceğiz!
Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiç Birimiz